Öykü

Eski Muhtar Kafka

Eski Muhtar Kafka

29 Mar 2024

Eski Muhtar Kafka

Kahvedeki tek dolu masaya elinde çay tepsisi ile yanaşan Refik, beş dakika önce bıraktığı çaylara kimsenin dokunmadığını fark etti. Okey taşları da dizilmemişti daha. Herkes başka bir şeyle uğraşıyordu. Mübaşir Ahmet, kadife masa örtüsündeki sigara yanığının sert taraflarını kırıyordu tırnaklarıyla. Mümtaz, içinde para dışında her şey olan cüzdanının kuytularında bir şeyler aramakla meşguldü. Kadir, gözlerini kısmış, ocağın arkasındaki büyük fotoğrafa bakıp bu adamı nereden tanıdığını çıkarmaya çalışıyordu. Musa da kartonpiyerlere dalmış, bunların alçıdan değil de köpükten yapıldığını yeni öğrenmesini hazmetmeye çalışıyordu. Küçük bir çocuğun bunlardan beş altı tanesini birden taşıdığını görüp çocuğa yardım etmek istemiş ama hem çocuğa hem sokaktakilere rezil olmuş geçen gün. Onları daldıkları yerlerden çıkaran, Refik’in bardak ve altlığıyla yaptığı ritim çalışması oldu.

-Eee abiler, başlamıyor musunuz? Çaylarınıza da dokunmamışsınız. Toplayayım mı taşları? dedi Refik, ritimle beraber.

Seksen beşli olan Mümtaz, o yıl ve takip eden birkaç yıl mahallede doğan çocukların çoğu kız olunca mecburen seksen sekizlilerle arkadaş olmuştu. Abi, diyorlardı ona. Masanın en büyüğü olarak Mümtaz cevap verdi Refik’e:

-Dur lan bir şey arıyorum cüzdanda, çocuklara göstereceğim. İlk getirdiğin çaylar buz gibiydi zaten. Al şunları önümüzden.

 Öbürleri olsa tıkardı lafı ağızlarına da Mümtaz’a olmazdı. Kafasını sallaya sallaya eski çayları alıp, yenilerini koydu önlerine. Mübaşir Ahmet, Kadirle Musa’ya başıyla Mümtaz’ı işaret edip kaşlarını kaldırdı birkaç defa. Mümtaz’ın, cüzdandaki her şeyi masaya boşaltması üzerine:

-Ya tamam abi, ayıp ediyorsun. İnanıyoruz biz sana, dedi Ahmet. Mümtaz, masaya boşalttığı onlarca kart, kupon ve küçük kâğıtlardan kafasını kaldırıp:

-Valla düne kadar buradaydı, nereye koydum bilmiyorum, dedi. Ahmet, bir an önce oyuna başlamak istiyordu. Elini taşların üzerinde gezdirip:

-Abi gözünü seveyim başlayalım. Bu muhtarlık davası canımı sıktı zaten, dedi.

Musa ve Kadir de taşları ters-düz edip yedişerli dizmeye başladı. Mümtaz, masaya döktüklerini tekrar cüzdana tıkıştırmaya çalışırken herkes bir tek şeyden emindi: Bugün hesap Mümtaz’a kalmayacaktı. Musa, masada kalan birkaç taşı da eksik serilerin üzerine koyarken Ahmet’e döndü:

-Niye sıkıyorsun abi canını? İsteyen herkes aday olabilir sonuçta.

-Ya Musa, hepiniz mahalleden tanıyorsunuz bu Mahir’i ama ben adliyeden de tanıyorum. Geçen sene İşkur’la bizde çalıştı bu. Güvenlikçiydi. Allahtan bu sene almadılar işe. Tam bir eziyet.  

Kadir, ilk eli dağıtmak için zarı arıyordu. Musa tekrar döndü Ahmet’e:

-İyi çocuktur Mahir, abartma Ahmet.

-Ya ne iyi çocuğu! Herkes illallah etmişti ondan. Bir de tutup bizim mahalleye muhtar olacak öyle mi? Olacak iş değil.

Bu arada taşlar dağıtılmıştı. Son kartı da cüzdanına yerleştirdikten sonra eline taşları alan Mümtaz:

-Muhtarlık dediğin çocuk oyuncağı değil. Bir ağırlığı olacak muhtarın. Saygınlığı, çevresi. Kartı evde unutmuşum demek ki. Bizim vekil verdi geçen gün bir taziyede. “Abi ne ihtiyacın olursa mutlaka ara,” dedi. Ben sevmem öyle parti marti işlerini, bilirsiniz. Aynı okuldaydık bununla. Ben top oynarken, hayran hayran izlerdi beni kenarda.  Yani demem o ki, seni kim tanıyor, sen kimi tanıyorsun da koskoca mahalleye muhtar adayı oluyorsun.

Attığı taşa pişman olan Ahmet, aynısını Kadir atar yandan belki diyerek sinirini belli etmedi. Gizlediği siniri muhtarlık konusuna yedirip Mümtaz’a yöneldi:

-Ya abi, boş ver tanınıp tanınmamayı. Bütün adliye tanıyor beni. Ama onu da tanıyor. Ha, mesele nasıl tanındığın. On yıldır çalışıyorum adliyede. Onlarca hâkim, savcı, avukatla çalıştım. Ahmet şuraya, Ahmet buraya. Elleri, ayaklarıyım onların. Orada çalıştığımdan beri kimse mahkeme salonunun kapısında beklemez duruşmasını. Ne de olsa Mübaşir Ahmet’in sesi dışarıya kadar geliyor diye herkes bahçede bekler. Yine bir gün tam duruşmanın ortasında, pat diye biri girmişti içeri. Hâkim sordu, “Hayırdır beyefendi, kimsiniz? Adam, iki sokak ötede işyeri olduğunu, dükkândayken davalı diye kendi ismini duyduğu için adliyeye geldiğini söylemişti. İsim benzerliğiymiş. Hâkim şöyle bir bakmıştı bana. “Aşk olsun Ahmet” der gibi. Benden mutlusu yoktu o gün. Salondaki herkes de arkaya dönüp kafa sallamıştı. Yaa! İki sokak öteden.

Bu arada yana atmak için ayırdığı birleri ıstakada oradan oraya taşımaktan sıkılan Kadir, tekrar fotoğrafa baktı. Göz bebeklerini yukarı kaldırıp bir süre taradı zihnini. Yok. Siyah-beyaz bir fotoğraf. Vesikalıktan büyütme. Adam takım elbiseli, kravatlı. Saçları ortadan ikiye ayrılıp arkaya taranmış. İnce bir bıyığı var, Yeşilçam artistlerininki gibi. Hafif de kepçe kulak. Çıkaramadı. Taş çekme sırası ondaydı. Eliyle yoklayıp okey olmadığına emin olunca, bakmadan attı. Öbürlerine döndü:

-Ya abiler, şu adamı gözüm bir yerden ısırıyor da çıkaramadım. Siz tanıyor musunuz? diyerek duvardaki fotoğrafı gösterdi. Herkes döndü. Gözler kısıldı, alınlar kaşındı, şakaklara vuruldu, “bu şey değil m…, yok yok onun kulakları böyle değildi”ler tüketildi. Mümtaz önüne döndü:

-Mahalleden olsa kesin tanırdım. Hem Şefik’e de benzemiyor. Sahi biz niye ona sormuyoruz? dedi ve elini kaldırdı. Tam “Şefik” diye bağırıyordu ki Kadir durdurdu onu:

-Abi gözünü seveyim, sorma Şefik’e. İnat oldu, ben bulacağım bu adamın kim olduğunu.

-Sen bilirsin koçum, bana göre hava hoş. Hadi sıra kimde?

Öbürleri de döndü masaya. Ahmet, Musa’ya döndü:

-Siz söz vermediniz değil mi ailecek bu Mahir’e. Babanın işi belli olmaz. Kapı komşusu diye çekinir filan.

Musa tekte kalmıştı. Ahmet’e hemen cevap vermezse şüphelenirler diye düşündü.

-Yok ya, ne sözü. Öbürleri verse bile ben hayatta vermem. Altı ay adliyede çalıştı diye kendini Cumhurbaşkanı koruması zannediyor hıyar.

-Hay ağzına sağlık! Ne güzel dedin. Ya, bu adam kendince bir tarife belirlemişti adliyede. Tarifeye göre hâkim ve savcılar kafalarıyla da selam verip geçebilirlerdi kapıdan. Vermezlerse de canları sağ olsundu. Avukatlar “Mahir” de diyebilirdi. İsmini karıştırıp “Tahir” diyene de kızmazdı ama o “Mahir abi”yi tercih ederdi. Ha, sadece kafalarıyla da selam verebilirlerdi. Hele bir selam vermeden geçsinler, gözleriyle döverdi adamı. Ya o imaları…. “Tabi canım, Mahir de kim? Abiydik önce. Mahir olduk, Tahir olduk, en sonunda görünmez olduk iyi mi?” Adliyeden çıkmak için adamın sigara molasına gitmesini bekleyen avukatlar vardı. En zor tarife de biz diğer personellerinkiydi. Bizde kafa selamı da yasaktı. Bir de illaki “Mahir bey” ya da “Mahir abi” dememiz lazımdı. Bir keresinde bir grup arkadaşla sohbete dalmışız. Çıkarken fark etmedik bunu. Bir ay boyunca söylendi. “İki tuşa basıyorsun, hop kâtip oldun.” “Torpilimiz yok ki anasını satayım, mübaşir olurduk. Ali burada mı, Veli burada mı? Güzel iş valla.” Şikâyet ettik bunu. Aman dediler, ilçe başkanının köylüsüdür. Bir ay kalmış zaten. Söyleriz, başka yere versinler. Anca öyle durduk. Anlayacağınız tam bir baş belası.

Kadir açtı elini yüz üçle. Son peri masaya koyarken:

-Kim var abi oy vereceğimiz başka? Tanımıyoruz ki öbürlerini de. Şöyle güvenebileceğimiz biri olsa.  

Ahmet, Mümtaz’a döndü:

-Abi sen niye aday olmuyorsun? Gül gibi de muhtarlık yaparsın valla.

Ne zamandır bu soruyu bekliyormuş gibi bıyık altından gülümseyen Mümtaz,

-Beni bilirsiniz çocuklar, ben sevmem devlet işlerini. Resmiyet dedin mi kaşıntı tutar beni. Ha, yeri gelmiştir, muhtardan çok sahip çıkmışızdır mahalleye. İlkokulun karşısına yapılan halı saha, ayıptır söylemesi benim sayemde oldu. Ahmet, sen biliyorsun. Kaç tane dilekçe verdim, yapılsın diye.

Kadir girdi araya,

-Ahmet haklı abi. Hem bütün mahalle tanır, sever seni.

-Koy adaylığını, seçime kadar senin için çalışalım, dedi Ahmet.

-Durun lan, sakin. Bir el okey atalım dedik, muhtar adayı olarak çıkartacaksınız beni kahveden. Bir düşüneyim, genelkurmay başkanına da danışayım öyle, dedi Mümtaz.

-Yaşa be abi. Yenge de sevinecektir. Bugün hesap kime kalsa bile ben ödeyeceğim, dedi Ahmet.

-Var ya, bu civarın en fiyakalı muhtarı olacaksın yeminle, dedi Musa.

İlk eli bitirdiler. Sabırsızlanan Mümtaz,

-Ee tamam, bugün erken kalkalım. Yengenize açacağım daha konuyu, dedi.

Kalkmadan son bir defa baktılar duvardaki fotoğrafa. Bulamadılar. Şefik’i çağırdılar mecburen.

-Ya Şefik abi, şu fotoğraftaki adamı bir yerlerden çıkaracağım da nereden? Kim bu adam? dedi Kadir.

-Kafka’ya mı benzettin yoksa? dedi Şefik.

-Tabii ya, dedi Kadir. Hem bir saattir girdiği çıkmazdan kurtulduğuna seviniyordu, hem de Şefik’in Kafka’yı tanımasına şaşırıyordu. Onun soramadığını Mümtaz sordu,

-Sen nereden tanıyorsun lan Kafka’yı?

-Abi, daha önce sizin gibi mürekkep yalamış bazı arkadaşlar da o adama benzettiler de ondan şey ettim. Fotoğraftaki, dedem. İki dönem muhtarlık yapmış mahallede. Millet çok benziyor deyince ben de baktım, aynısı. Tek fark dedemin bıyığı.

-Fotoğrafa daha yakından bakmaya giden Kadir, dönerken Mümtaz’ın yanında durdu. Yağlı güreş tellalı edasıyla fotoğrafı göstererek,

-Sol yanımda eski muhtar Kafka, sağ yanımda müstakbel muhtar Mümtaz, diye bağırdı. Herkes alkışladı. Ağzı kulaklarındaydı Mümtaz’ın.

İlk oyuna göre masa Mümtaz’da kalıyordu ama Ahmet sözünü tuttu. Adisyonu kaptığı gibi kasaya yöneldi. Kadir ve Musa gibi Mümtaz’ın da elini cüzdanına götürerek Ahmet’e yardım etme çabasını da hoş gördüler bu akşamın hatırına.

 Ahmet hesabı ödedikten ve eldeki cüzdanlar ceplere geri döndükten sonra kapıya yöneldiler. Musa en gerideydi. Durdu. Öbürleri kapıdan çıkıyorlardı ki,

-Beyler, diye bağırdı. Herkes durup arkasına baktı. Ya şimdi ya hiçbir zaman diye düşündü Musa. Kahveye adımını attığından beri fırsat kolluyordu.

-Hayırdır Musa, bir şey mi unuttun yoksa, dedi Ahmet.

Kadir tavanı gösterdi kafasıyla. Herkes de tavana baktı. İlk o indirdi kafasını.

-Ee, ne var tavanda dedi Kadir?

-Oyun mu oynuyorsun lan bizimle, dedi Mümtaz.

-Abi şu kartonpiyerler var ya, dedi Musa.

-Ee, dediler hep bir ağızdan.

-Alçıdan değil, köpüktenmiş.

-Ee yani, dedi Mümtaz.

-Ben alçı diye biliyordum bunları, hani siz de öyle sanıyorsunuzdur diye şey ettim, dedi Musa. 

Mümtaz, bir elini Ahmet’in, diğerini Kadir’in omuzuna koyduktan sonra,

-Söz lan, muhtar olursam mahallede yasaklayacağım köpük kartonpiyerleri, hepsini alçıdan yapın pezevenkler, dedi ve kahkaha attı. Omuzlarına dayandığı Ahmet’le Kadir gülmeyince kısa kesti. Kapıya yöneldiler. Onların çıkmasını fırsat bilen Musa, son defa baktı tavana. Öbürleri değilse de bunlar kesin alçı, dedi içinden. Bir ara tek başına gelip Şefik’in ağzını yoklayacaktı. Hatta şimdi mi sorsam derken, Mümtaz’ın sesini duydu dışarıdan,

-Hadi lan ‘Piyer’, nerede kaldın?

Bu sefer üçü de gülüyordu.

Davut Elçi